

Primo Levi’nin yazınsal külliyatının başlangıcını ve sonunu simgeleyen Sakin Şehir Auschwitz, iki şiirle çerçevelenmiş on öykü üzerinden yirminci yüzyılın en büyük felaketine çarpıcı bir mercek tutuyor. Toplama kampı deneyimini öfkeye kapılmadan, acının kendisini veya faillerini öne çıkarmadan aktaran yazar, Holokost literatürüne son derece berrak ve özgün bir katkı sunuyor. Kendi tasarladığı çelişkili başlığın gölgesinde biçimlenen bu anlatılar, kurgusal olanla otobiyografik olanı aynı potada eritirken kampların tekinsiz atmosferini distopik öykülerden kurban-cellat yüzleşmelerine uzanan geniş bir yelpazede ele alıyor. Felaketi ayrıntılarda boğmak yerine yalınlığın ve berraklığın gücüne sığınan metinler, hafızayı diri tutmanın ve kolektif bir tragedyayla yüzleşmenin insani yolunu gösteriyor.
“Levi’nin asıl arzusu bir yazar olmak olsa da anlatı dünyası toplama kampı deneyimine öylesine sıkı sıkıya bağlıdır ki, bu korkunç olay olmaksızın bütünüyle kavranamaz. Kendisinin de belirttiği üzere, Auschwitz olmasa yazar da doğmazdı.”
–Marco Belpoliti
“Levi’yi yazarlığından ziyade tanıklığını öne çıkarıp okumaya alışkınız; oysa o, biçime dair sezgileri çok kuvvetli, büyük bir yazar.”
–Nadia Terranova